Yağmur var çamur var rüzgâr var yürekleri ağızlarında olan analar var. İşte o analar plastik sandalyeler de televizyonun karşısında kızlarının oğullarının sağ salim kurtulmaları için bir haberi bir umudu sabırla bekliyorlardı.

0

KİMSE SES VERMİYOR

Bütün köyü gözaltı yaptılar. Köyün tek zihinsel engellisi olan kardeşimizi de getirmişlerdi karakola. Sürekli sigara içip küfür ediyordu. Eğer o küfürler resmilere edilmemiş olmasa ne biz bilirdik ne de kolluk kuvvetleri bilirdi zihinsel engelli olduğunu. Ama onu karakola ters kelepçeyle, işkenceyle getirtenler hem vicdanından hem de aklından engelliydi. Ölümleri engellemek için ülkenin iki tarafından gelenleri mi? İzlanda’dan çıkıp gelen sapsarı iki kadını mı? Çoluğunu çocuğunu, iki büyük baş hayvanını, yollara düşen ve kocasına resti çekmiş Botan’lı kadınlardan mı bahsetsem! Evet, hepimizi gözaltına aldılar. (samanlığa, ahıra, tandıra saklanıp kendini kaybettiren profesyonel devrimcileri saymazsak) hepimizi gözaltı yaptılar hepimizi! Siz bizi anlamazsanız ne olur..

İstanbul’dan yola çıkmışım akşam karanlığında varmışım Nusaybin’e. Köye gitmeliyim köyde toplanmış herkes, fakat taksici o araya gitmenin imkânsız olduğunu daha biner binmez söyledi bana. Ne fark eder sen beni köye en yakın yere bırak mümkünse tutulan resmi girişlerin yakınına değil de illegal girişlerin yakınlarında bırak. Biz yolumuzu buluruz ne zaman resmi yollardan gittik ki apê Hûs, kebabı da şişi de yakmışlığımız vardır, anca gideriz.

Gire Mîra köyü küçük bir tepenin yamacına kurulmuş, Nusaybin’den on km uzaklıkta ve gitmek istediğimiz yere en yakın konaklama ve buluşma yeri. Ondan ötesine gitmek, gitmeye yeltenmek yeteri kadar delilin ‘resmi’ evraklara işlenip azılı bir terörist olmamız için tüm engeller kaldırılmıştı. Demiştik ‘resmi’ yollar bize göre değildir, o vakit ‘resmi’yi ciddiye almamak ve bildiğimiz yoldan ilerlemek gerek değil mi apê Hûs? Taksici, kararlılığımı ve karalığımı anlamış olmalı ki beni arka yollardan tarlalardan şose yollardan çukurlara gire çıka köye vardık. Taksici de ağzında sigarasını tüttürüp resmilerin tuttuğu yoldan ağır ağır gözden kayboldu. Köyün camisi ve taziyesinin olduğu alanda savruk ve dağınık bir kitle: yorgun, tedirgin, sabırlı bir bekleyiş içinde gördüm. Geçici bir komün kurulmuş ve iş bölümleri yapılmıştı. Herkes bir hazırlık içindeydi yarın yürünecek meşakkatli yol için hazırlıklar, tartışmalar yapılıyordu.

Yağmur var çamur var rüzgâr var yürekleri ağızlarında olan analar var. İşte o analar plastik sandalyeler de televizyonun karşısında kızlarının oğullarının sağ salim kurtulmaları için bir haberi bir umudu sabırla bekliyorlardı. Canları orada, gece gündüz emek verdikleri çocuklarının kurtulması bekliyor, dua ediyorlardı. Sadece duayla yetinmiyor ölmemeleri için ölüme cesurca ve dik başlarıyla duruyorlardı. Bu durumun içi de dışı da anaları yakıyordu, babaları yakıyordu, kardeşleri yakıyordu… Bize ne düşüyordu? Acı mı vicdan mı iki ara da bir derede kalmak mı? Siz bizi anlamasanız ne olur..

Yorgunluk, dört duvar arasına sıkışan insanların ölümle düğümlenen kederini düşüne düşüne uykulara dalmak. Caminin içinde bir yer bulup kıvrıldık. Gözlerimi sloganların ve kadınların zılgıtlarıyla açtım. Hava yağmurluydu, rüzgârda baya iyiydi ve soğutuyordu. Fakat resmiler ve kitle baya ısınmıştı karşılıklı gövde gösterileri, yapılan anonslara karşılık zılgıtlı alkışlı cevaplar. Kadınların gençleri motive etmek ve cesaretlendirmek için sürekli zılgıtları yükseliyordu göğe ve ortalığı inletiyordu. Köye girilen resmi Yollara taşlar, demir profiller, saclar, kalaslar, lastikler kim neyi bulmuşsa alıp yolu üzere koyuyordu. Sizin anlayacağınız herkesin çorbada tuzu var yediden yetmişe kim varsa köyde.

Kadınları görmeliydiniz ben gördüm ve cesaretin somutlaşmış en güzel yüzleriydi. Botan’lı kadınlardan gördüm bunu, ağırlıklarının yarısı kadar kaya parçalarını taşıyorlardı kucaklarında. Gözlerinin içine baktım korkunun k si bile yoktu. Evlat içerde ana nasıl durur? Kürt kadınlarının arasında sapsarı saçları olan iki kadının taşları kucaklarına doldurup oradan oraya koşuşturmaları, barikatları güçlendirmeleri el ele omuz omuza; tek kelime ne Kürtçe ne de Türkçe bilmeyen İzlandalı yürekli kadınlar, çok şey öğretip gittiler o kadar kısa o kadar dar bir zamanda… Siz bizi anlamasanız ne olur..

Biz ölümleri durdurmak, acılı, tedirgin ana yüreklerinin dinmesi ve sesimizin gidebileceği kadar uzaklığa gitmesi için bağırırken, başka bir yerde başka bir kadının kaleminden cesurca mısralar dökülüyordu. Sadece kendi ölüsüne ağlamayan şair Müesser Yeniay’ın Vazo şiiri o günlerin aynası gibi kimse ses vermiyor, evet o günlerde karşı komşu ses vermiyordu yan komşu kapısını kapatmıştı arka mahalleden davul zurna sesi geliyordu. Sinmişti, içine gömülmüştü, bananeciliği oynuyordu ya da oynaması için baskılanmıştı komşular. Bunu da unutursak kalbimiz kurusun, gözlerimiz kör olsun, kulaklarımız hiçbir şeyi duymasın! Şairin bıraktığı şiiri, susmayı tercih edenlerin yakasını hiçbir vakit bırakmayacaktır.

Şair Yeniay şiir ve şair bilinciyle yaşanılanların unutulmaması bir daha tekerrür etmemesi için günümüze ve gelecektekilere dizelerini cesurca ve kadın duyarlılığıyla bırakıyor.

Şiir çarpar ve unutturmaz.

 

 

Vazo

Orada sağlam bir vazo gibi

duruyor zaman

 

kalp, kırıklarını süpürüyor

ayaklar altından

 

anlamak zor bu kargaşa dolu ruhu

bu dünyayı, bu düzeni

 

içimizdeki sıkıntı

çoğaltıyor ölümleri

 

Suriyeli bir çocuk sahile vuruyor

Cizre’de halk kör kurşunlarla doyuyor

 

ünlüyorum ruhuma

kimse ses vermiyor

 

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Adınızı yazın