Göç Yolları

iki şiir arasında kaç yıl var? Kaç kuşak var şiirlerin arasında, değişen ne? Genç şaire bu dizeleri söyleten gerçeklik gün gibi ortada, kandırmacaya gerek yok, çağdaşlık numaralarına girmeye hiç gerek yok. Sucu oraya buraya atmakta sorundan kurtulmak değil, ötelemektir, çözümsüzlüktür. Hâkim olan bakış açısı toplumda budur. Kadınlara ‘pencere korkuluklarının’ arkasında yaşamak dayatılmış. Çarpıyor hem de fena çarpıyor, değil mi?

0

GÖÇ YOLLARI

Durduğum yerden, karanlık ve gölgemin içinde seyrediyorum, sokaktan bakıyorum, oturduğum kaldırımdan. Midyecilerin artık Mardinli değil,  polis olduğu ve etrafımı sarıp kimliğimin sorgulandığı, trans bir kadının bekçiler tarafından taciz edildiği, bağırışların, kovalamacanın hiç eksik olmadığı Beyoğlu gecelerinde kulaklarımı çınlatıyor Koçer’in şiiri. Her şey şiire dâhil ise sokakta her şey var, ben buradan bakıyorum şiire.

 

Göç yolları şairin son kitabı. İlk kitabı İlk Ayrılık (2017 Attila İlhan ilk şiir kitabı ve 2016 Şiirden ilk kitap ödülüne layık görülmüş) iki cesaret verici ödül, genç bir şair için. Bunun avantajları ve dezavantajları var. İkinci kitabın İlk kitaptan daha güçlü olması gerektiğinin algısı, dezavantajı (bu bir yarışma değildir ve şairler de at değildir) avantajı ise okunacak olması ve meraklıların da şiir dosyasını alıp incelemesi olacak. Sonra her şey yolunu bulur, varsa anlatacak bir şeyleri… Belleği tetikleyip zihinde sorgular yaratıp ya da yüreğimizde bir yerlere dokunuyorsa, şiir yolunu bulmuş demektir.

 

Göç yolları şairin ilk kitabından izlerini taşıyor, bir mirası taşır gibi. Bu miras anaçtır, duygudur.

Sessiz bir isyanın kıvılcımlarını taşıyor, haddini aşa aşa devam ediyor. İmgeler anlama rengârenk örtüler örtüyor, her renk birer yolun pusulası, girişi.

Göç Yolları bize ne anlatıyor? Göçleri, kaybolan yolculukları, geçmişte kalan hatıraların sisler içindeki bulanıklığı mı? Yoksa sokağın içinden duyulan öfkeyi mi?

 

“Her kadın bir diğerinin

Gizemini taşır koynunda

Gece olunca başkaldırıya dönüşüp

Sevişir tarihin kederiyle”

 

Her biri diğerinin gizemini taşıyor. Artruh Rimbaud da  ben bir başkasıyım, diyor. Birbirimize karışmışız, iç içe geçmişiz, düğme ve iliğin birlikteliği işte. Şair de kopan bir duygu bende de kopmalara yol açabilir ya da tam tersi saplantılı bir kör düğüm oluvermiştir, şiirin gücü bu. Herkes yarasına dokunanı alır, ezildiği, çaresiz kaldığı yerde durup dinlenir. Al sana sokak al sana bir başına kalmak içine düşmek kendimizin.

 

“Rüzgâr taşımayı bilen merdivenler arıyorum

Şehirler dikine giden yalnızlığında…

Yaşamını yalnızca pencere demirlerinde

Bulan kadınların diz kabukları,

Gecenin ılık melteminde diner”

 

Erk’in hâkim olduğu toplumlarda kadınları ‘pencere korkuluklarının’ arkasına mahkûm eden, içinde değil dışında yaşatmayı dayatan zihniyetin şairdeki imgeye düşüşünü okuyorum yukardaki şiirde.

Nâzım’ın dizeleri de düşüyor:

“anamız, avradımız, yârimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…”

 

iki şiir arasında kaç yıl var? Kaç kuşak var şiirlerin arasında, değişen ne? Genç şaire bu dizeleri söyleten gerçeklik gün gibi ortada, kandırmacaya gerek yok, çağdaşlık numaralarına girmeye hiç gerek yok. Sucu oraya buraya atmakta sorundan kurtulmak değil, ötelemektir, çözümsüzlüktür. Hâkim olan bakış açısı toplumda budur. Kadınlara ‘pencere korkuluklarının’ arkasında yaşamak dayatılmış. Çarpıyor hem de fena çarpıyor, değil mi?

 

Selenay’ın şiirindeki dizeler karamsarlık ve teslimiyet olarak okunmamalı aksine bunu yıkmanın halâ var olduğunu bir kadının dizelerinde görüyoruz. Karanlığın ve sokağın hakikati gibi ortada…

 

Kurgunun ve hakikatin güzel örnekleri var şairin dizelerinde, empati kurma gücünün şiire yansıması, işlemesi olarak okuyorum. Meselesi olan, gördüğünü aktarmak için çabalayan, yüreğinde fırtınalar kopan ve duyduklarını sözcüklere işleyen şairlerin şiiri ölür mü? Nazım’ın kadınlar için yazdığı şiirin halâ güncelliğini koruduğunu, genç bir şairin dizelerinde bir kez daha kanıtlanıyor. Bu yara eski yara! Hala kanayan bir yara.

 

Genç şairlerin şiirlerinde yaratmak istedikleri ‘derin’leşme çabalarının sonuçları ise birçok şiirin güme gitmesine yol açıyor. Rahat bıraksa kendini, sokakta, cadde de akar gibi aksa şiiri yerine ulaşır, tat kalır ağızda hafıza da bir imge olarak canlı kalır. Peki Koçer’in şiirinde bu ‘derin’leşme çabası yok mu? Var fakat sade bir dille varılan ‘derin’leşme var. Zaten bunu daha önce şiirden dergisinin 46. Sayısında Fuat Doğan, Koçer için söylüyor “yazımı şairin, her iki jürinin de dikkatini çeken ortak bir özelliğini vurgulayarak bitirmek istiyorum: sade bir dille ulaşılan şaşırtıcı bir derinlik”

Bunu eline gözüne bulaştırmadan, imgelerin rehberliğinde sokak sokak dolaştıran, aktıkça anlam katmanlarının çözüme kavuştuğu, almak istediğinizi size veriyor, duymak istemediğinizi duyuyorsunuz.

Özlem mi, keder mi, var olma sancıları mı, kaybetme ve kaybolma korkularımı? Nereden okuduğunuza, baktığınıza bağlı?

 

“Neresinden kavrasam

İnceliyor yalnızlığım

Bir garip yolculuktan kalma

Serindir elim ayağım

İnsanı asıl üşüten şey kış değil…”

 

Kış imgesiyle sıkça karşılaşıyoruz şairin dizelerinde. Kış bana göre şairin özlem duyduğu şeylerin imgeye dönüşmesi. Kışı özlüyor, içine dönme arzusu, ana rahmine, karanlık odasına, yorganın altına girip uzaklaşmak hayattan. Kimine göre de ‘kış’da keder, üşümek, bir daha uğramamak ve yaşamamaktır. İşte şiirin bin anlamından bir anlam.

Göç yolları şairin uzun yolculuğunda bir soluklanma. Biraz nefes almak biraz güneşe dokunmak biraz rüzgâr avuçlamak biraz kaybolmak kendinde.

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Adınızı yazın