Sibel Ateş Yengin; Bu Evde Kimse Yaşamıyor

Pek çok edebiyat dergisinde yayınlanan öykülerinden aşina olduğumuz ve uzun yıllardır gazetecilik mesleğiyle de adını bildiğimiz Sibel Ateş Yengin ile ilk öykü kitabı “Bu Evde Kimse Yaşamıyor” üzerine bir röportaj gerçekleştirdik…

0

Gazeteci ve yazar Sibel Ateş Yengi’ nin CNN röportajından;

“Bir kadın olarak, ülkem yok. Bir kadın olarak, bir ülkem olsun istemiyorum. Bir kadın olarak, bütün dünya benim ülkem…” Bugüne kadar öyküleri Varlık, Lacivert ve daha birçok edebiyat dergisinde yayımlanan ödüllü yazar Sibel Ateş Yengin’in ilk öykü kitabı “Bu Evde Kimse Yaşamıyor”u okuduğumda, kafamda beliren (1886-1941) Virginia Woolf’un bu cümleleri oldu. Günümüz dünyasında ‘kadın meselesi’ne nereden ve nasıl bakıldığı hâlâ bir muammayken, yerele indiğimizde fotoğrafı netlemede en iyi örneklerden -yardımcılardan- biri de edebiyat. Lakin, gazetecilik mesaisinden de tanıdığımız Yengin’in Everest Yayınları’ndan çıkan ve içinde 14 öykünün yer aldığı bu kitabı “Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor” diyen Simone De Beauvoir’a göz kırpan nitelikte. Öykülerinde her biri yaşadığımız yerkürede ve sistem içinde rengini ve kendini yaşamaya çalışan kadınların hikayesini merkeze alan yazara merak ettiklerimizi sorduk…

14 yılın sonunda 14 öykü…

Öyküleriniz, Tolstoy’un Anna Karenina’sındaki meşhur sözü getirdi aklıma: “Bütün mutlu aileler birbirlerine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Aile ve kadın kavramlarını öyküleriniz üzerinden tanımlaya çalışırsanız; zehir ve panzehir nerede başlayıp, bitiyor?

Hepimizin hikâyesi aile içinde başlıyor. Ve herkesin yakasına yapışan roller… Aile, bir yandan cennet bir yandan da cehennem vaat ediyor. Ama sanırım en çok cehennemin kapısını açık tutuyor. Ve hayat boyu hepimiz çocukluk yaralarımızı iyileştirmekle uğraşıyoruz. Kız çocuklarının işi daha da zor. Değerli bir hazine gibi korumaya alınan zavallı kız çocukları önce ailede cinsiyet ayrımcılığına uğruyor. Değersizleştirilmeyi, yok sayılmayı önce ailede öğreniyor… Töre gereği kızının katili oluyor. İlk baskı, ilk yasak, ilk tokat, ilk istismar, ilk taciz… Suçluluk, yetersizlik, hayal kırıklığı, günahla, ayıpla tanıştığımız aslında o en korunaklı sandığımız yer ailenin kendisi oluyor. Elbette herkes fiziki şiddete ya da tacize maruz kalmıyor. Kimileri bu önermeye karşı çıkabilir, çıkmasın. Bir arkadaşım geçen gün ergenlik yıllarında teyzesi tarafından o zamanın ünlü bir erkek şarkıcına benzetildiğini ve buna kahkahalarla gülündüğünü anlatıyor. Zaten bedeniyle derdi olan ergenin ruh halini düşünsenize. İşte bu da tacizin bir başka türü. Öyle değil mi?

Bu öyküler bir başlangıç ise; “artık bir kitap haline getirmeliyim” serüveni nasıl şekillendi ve neden 14 öykü?

İflah olmaz bir tembel olduğum için belli aralıklarda yazıyordum. Sonra baktım öyküler biriktikçe birikiyor. Yazdıklarımın gün yüzüne çıkmasını istiyordum ama kitaplaştırmayı da pek düşünmüyordum. Başlarda edebiyat dergilerine gönderdim. Öyküler yayımlanmaya başladıkça biraz işi sıkı tutum. Sonunda bir kitap edecek kadar öykü birikti. En sevdiklerimi kitaba koydum. Sonradan fark ettim ki 14 yılın sonunda diğerlerinden sıyrılıp, 14 öykü girmiş kitaba. Nedenini ben de bilmiyorum. Belki 14’ün sırrı bir gün ortaya çıkar.

“Hepimiz aynı cehennemin içindeyiz”

Öykülerinizin öznesi olan “kadın”lar günümüzde hangi hikayenin kahramanları?

Öykü karakterlerinden biri siz de olabilirsiniz, ben de. Gerçek hayatta olduğu gibi öykülerdeki kadınların da sorunları, dertleri, acıları aynı… Eğitimli, eğitimsiz, kentli, köylü, Türk, Kürt fark etmiyor, pek çok kadın benzer şeyleri yaşıyor. Kiminin dozu daha yüksek kiminin daha az.  Kimimiz fiziksel tacize ve şiddete maruz kalıyoruz, kimimiz sözlü tacize. Sonuç olarak siz, ben ve diğer kadınlar, hepimiz aynı cehennemin içindeyiz.

Kitaptaki kadınların ortak noktaları nedir? Mesela; öykülerinizdeki kadınlar biraraya gelse, en çok hangi kelime çıkar dillerinden?

Her biri geçmişin yükünü sırtında taşıyan, geçmişiyle hesaplaşan, kadın olmanın acısını çeken, sevgiyi ararken yanlış yola sapan ve ailenin karanlık yanlarından nasibini alan kadınlar.  Sanırım bir araya geldiklerinde sevgi, merhamet, vicdan sözcükleri dökülürdü ağızlarından.

Prof. Dr. Fatmagül Berktay’ın bir söyleşinde: “Kadın kendi başına bir kişilik olarak kabul edilmez. Kadın eril normlara göre tanımlanıp belirlenir” diyor ve bu düşüncenin yansımasının kanunlar nazarında da görülebildiğinin altını çizerek ekliyor: “Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’nda da kadın ‘eksik insan’ olarak ele alınır; kadınlar, çocuklar, sakatlar diye bir sıralama vardır… Örtük cinsiyetçilikle baş etmek zor ancak imkânsız değil…” Öykülerinizi okuyunca aklımda beliren cümlelerdi bunlar. Siz ne söylemek istersiniz?

Toplumun pek çok kesiminde kadın maalesef ezilen, ailesinden, eşinden, çocuğundan, konu komşusundan baskı gören konumda… Bir de sırtında onca yük. Kadın dediğin yerini bilecek, eş, anne, sevgili, hizmetçi, derleyen, toplayan, yaraları saran olacak. Kadının işi çok zor… Onca baskıya, yok sayılmaya karşın yıkılmayacak hep ayakta kalacak. Bir adım geride duracak. 3. sayfa haberleri hep öldürülen kadınlarla dolu. Neden katil hep erkek, maktul hep kadın oluyor?

“Onlara kendinizi sevin derdim”

 Siz, aynı zamanda bir gazetecisiniz. Hangi kimliğiniz ağır basıyor desem? Gerçeklik, kurmaca ile nerede ve nasıl kesişiyor size göre? Gazetecilik deneyimi kurmacayı belli bir biçimde etkiliyor mu, yoksa tamamen ayrı alanlar mı?

Kurmaca metinler yazma deneyimi haberlerinizi yazarken işinize yarıyor. Yaptığınız haberin özneleri ve hikâyeleri oluyor. İşte burada öykü yazma pratiğiniz devreye giriyor, topladığınız bilgileri kurguluyor ve yeniden yazıyorsunuz. Gazeteci dediğiniz meraklıdır, sormak, öğrenmek ister. İşte bu merak duygusu da öykü karakterlerinizi yaratırken işinize yarıyor. Karakterlerinize türlü çeşit sorular sorup onu kanlı canlı biri haline getiriyorsunuz. Öyküleri yazarken gerçeklikten de faydalanıyorum elbette. Dinlediğim bir anı, bir an karakterimin hikâyesinde yeniden can buluyor; kimi zaman olduğu gibi kimi zaman da değişip dönüşerek.

Mesela; kitabınızdaki karakterler, şimdi sizinle aynı masada olsa, onlara ne söylemek isterdiniz?

Onlara kendinizi sevin derdim öncelikle. Onları ne kadar çok sevdiğimi, “sizi tanımayan ama çok seven kadınlarla tanıştım” derdim. Bir zaman makinesi yapmaya davet ederdim onları. Hayal bu ya neden olmasın? Düşünsenize hep birlikte istediğimiz zamana gidip, hayatımızı sil baştan yaşadığımızı. Geçmişe hesap sorar, hesap verirdik. Acaba Zeliha yeni hayatını nasıl yazardı yeni baştan? Eflal annesine sarılabilmek için ölmeyi mi beklerdi yine?

 Bu öykü kitabınızda romana göz kırpan birkaç done yakaladım sanki; masada bekleyen yeni öykü-roman(lar) var mı?

Roman yazmayı hiç düşünmedim ama aklımı da çelmiyor değil. Sizin de söylediğiniz gibi öykülerin romana göz kırptığını ifade eden çok kişi oldu. Şimdilik öykülerle devam edeceğim yoluma.

 

CEVAP VER

Yorumunuzu yazın
Adınızı yazın